Kısa hikayede zirve, tiyatro eserinde seviye, romanda büyük denge, günlük yazıda kalite, gönül adamlığında ipince bir şahsiyet… Tam adı, Süleyman Tarık Buğra.

Tarık Buğra Kürt kimliğini asaletiyle süsleyen Türk milliyetçisi… “Küçük Ağa” gibi buram buram Türk milliyetçiliği tüten bir başyapıtın yazarı bir Kürt aydını yani…

Çünkü o, tam kapasite terennüm, edepti edip, yüzde yüz edebiyatçı… Onun sadece “Küçük Ağa” romanı bile edebiyatçı olarak anıtının dikilmesine, milli kahraman üan edilmesine yeter de artar!

Üstadın bu romandaki büyük başarısı, çoklarının dokuz doğurarak söyleyebileceği gerçekleri yutkunma kolaylığı ise ama mükemmel bir ustalıkla yazmasındandır.




1977 yılında onunla aynı gazetede, Tercüman çatısı altında buluşunca anlatılmaz sevindim. Bunu kendisine de söylemek için fırsat kollamaya başladım ve ilk karşılaşmamızda “Size hayranım” dedim.

Bana cevabı, dün işitmişim gibi terütaze zihnimdedir:

“Kimseye hayran olma, hayranlık gözü kör eder.”

Tam da Tank Buğra’ya göre bir güzel söz…

Saçma sapan kelimeleri öz türkçe diye kabul ettirme çalışmalarını “Dil ırkçılığı” olarak niteleyen Buğra’mn bu konuda bayıldığım yazılarından işte bir paragraf:

“Öyle bir cümle yazarsın ki, yazdığın cümlenin içinde bir tek Türkçe kelime bulunmaz, ama Türkçedir, yine öyle bir cümle yazarsınız ki, bütün kelimeleri aba en ced Türkçedir, ama kendisi Türkçe olmaz; öztürkçeciler işte bunu bilmezler. Daha kötüsü aralarında bilmek, anlamak istemeyenler de var.

Bu yüzden de yapmak istedikleri veya yapacakları şey düpedüz Türk düşünce ve sanat hayatını, kitaplarını ateşe vermekten, yani Timur veya Hülâgû barbarlığından, Vandallığından (eski kültür ve sanat eserlerini yakıp yıkma düşünce ve davranışı) başka bir şey olmuyor.”